BUNCA AYRILIK YETMEDIMI YA BILAL ?
..Bugün yüregim farklı bı sogukluk hıssetti, ama bu kıyafetlerimin inceliğinden değil yüreğimin güneşini görmememden.. Dünyamızın iki güneşi var hani bi tanesi sadece etrafı aydınlatır ya ötekide yürekleri…

Yüregim bugün cok üşüyor Efendım….
Hasretım,özlemim Can’dakı Can’ım… YarasulAllah ..
Dogumun hıc olmadıgı kadar mutlu ettı bızı.. Alemlere rahmetsın..
İyiki dogdun iyiki varsın iyiki ümmetiniz ve iyikide hic batmayan güneşimissin..
solgun solgun .. Biz seni göremedik YarasülAllah… solgun solgun
BUNCA AYRILIK YETMEDİMİ YA BİLAL ?
Bilal nede sevmişti seni Ey Alemlerin Efendisi!..
Peygamberimiz’in vefatından sonra ayrılık acısına tahammül edemiyerek bir daha ezan okuyamadı Bilal Peygambere olan muhabbetiyle her gün yanıp tutuşuyordu Bilal.
Gözyaşları döküyordu.
Sonrada Medine kalmaya tahammül edemediği için zamanın halifesi olan Hz. Ebubekir’den izin alıp Şam’a gitmeye karar verdi.
Böylece Şam’ yerleşmişti Bilal Hz.Ömerin hilafetine kadar.
Hz. Ömer ordusuyla Şama gelince, onlara katılıp Kudüs’ gitti.
Bir gün Bilal sevgililer sevgilisini rüyasında gördü. Peygamber efendimiz kendisine sitem etti.
Ya Bilal!..”Hala bunca ayrılık yetmedi. Ya Bilal hala kabrimi hala ziyaret etmeyecekmisin?
Hala Medinei mutahharaya gelmeyecekmisin?” Cennet bahçesini ziyaret etmeyecekmisin?….”
Zavallı yüreği duracak hale geldi Bilal’in.
Heyecan ve ter içinde uyandı.
Hemen hazırlığa başladı.
Şafak sökerken,ince,uzun ve garip deveciğiyle,mübarek Medine yollarına düştü Bilal. Biricik efendisine yaklaştıkça havayı kokluyordu Bilal, taşları,toprağı okşuyordu Bilal. Issız çölleri yara yara Sevgilisine gitti Bilal.
“Bunca ayrılık yetmedi Ya Bilal sesi hala kulağındaydı.”Bilalin.
ona rastlayanlar, selam veriyorlardı. Sonrada yanındakilere diyorlardı ki; “ İşte Bilal,Bilal’i Hebeşi, işte Hz.Peygamberin Müezzini. Bu dünyaya O’nun gibi ezan okuyan gelmemişti.
” Fakat O, hiçbirini duymuyor,görmüyordu.
Sanki çok kuvvetli bir mıknatıs onu kendisine çekiyordu.
Peygamber Efendimiz’in mübarek kabirlerine doğru ilerledi.
Yüce makama erişirken; kur’an-ı Kerim okudu.
En sonunda sevgilisinin kabrinin yanında bayılarak yere yıkıldı Bilal.
Bu ne sevdaydı Ey Bilal. Bu nasıl bir aşktıki seni Şamlara kadar götürmüştü.
Bu nasıl sevdaydı ki yıllar sonra sevgilinin kabrini ziyaret edişinde vücudun dayanamadı ve yere yıkıldı!..
Ayıldığı zaman,baş ucunda, sevgilisini ,sevgili torunları Hasan ile Hüseyin Hazretleri;
saçlarını okşuyorlardı. Sanki dünyalar onun oldu.
Sarıldılar,kucaklaştılar ve ağlaştılar; “Yavrularım!..ne kadarda Dedeniz Hz. Resulullah gibi kokuyorsunuz!..”dedi.
Hz.Hasana sordu; “Dedemiz seni de çok severdi. Ancak O’nun hatırı için, bir şey istesek yaparmısın?”
Hz. Bilal çok şaşırdı;” Bu ne biçim söz? Bu kölenizden ne emrederseniz ,yerine getiririm!..”
Senden;Bir defada olsa ezan dinlemek istiyoruz!..Ricamız sadece buydu.” Dedi.
Ertesi gün Bilal-i Habeş son ezanını mescidi Nebevide okudu.
Yanık ve hasret dolu sesiyle;” Allahü ekber! Allahü ekber!” dediği zaman;bütün Medine halkı ayağa kalktı. “Eşhedü enla ilahe illalah! Eşhedü enne Muhammed’en Resulullah!..”deyince kadın-erkek,genç-ihtiyar,çolul-çocuk,hatta yataklarındaki hastalar bile sokaklara döküldüler.
Mescidi Nebeviye koştular.
Halk o kadar coştuki,peygamber Efendimiz yaşıyor sandılar.
Bilal-i Habeşleri de başka ezan okumadı. 641 senesinde şamda vefat ettiler.
Ey kara ayaklarının altına kurban olduğumuz Sahabe. Ey tüm müezzinlein İmamı.
Ey Habeşistan’ın Karanfili, sizin hedefiniz,arzunuz canınızı kurtarmak değildi.
Sonu ölümde olsa İslam’ı, İman’ı, Alllah’ı, Kur’an-ı ve Muhammed’i tercih etmekti.
çünkü biliyordunuz ki canı korumak canı bağışlayanın elinde.
Canlar,canı verenin elinde.
Canlar cananının emrini hiçe sayan candan hayır gelirmi?
Hem bütün canları elinde tutan O Canlar Cananının emri hiçe sayılarak, o can korunabilir mi?…
Ya Resulullah!…bizim rüyamızada gel..bizide ağır o mübarek Ravzana. Bizide kabul et o mübarek mekanına!…
Biz Senin hasretinle yanıyoruz Ya Resulullah!..
Biz Senin harestinle tutuşuyoruz Ya Resulullah!..
Biz Senin hasretinle küle döndük Ya Habiballah!..
Gel bu ateşi söndür. Sana olan hasretimize son ver …
Ey Sevgililer Sevgilisi Efendim ( s.a.v )
||Kardelen|| Sizlere müjde! Ölüm i’dam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i Ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksandokuz ahbabın mecma’ı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır. (Bediüzzaman Said Nursi)… …
GÜL’E ANLATTIM SENİ…
Onun adı duyulunca akla gelir kanayan kırmızı güller…
Onsuzluğu sitem eder eller, durmaz aglar gözler…
O yurekte yer alınca durur zaman, gecmez günler…
Onun adıdır kırmızı ……………….
Ve secden aglar…
Zâlimlerden Olma, Zalimleri Destekleme…
Bir insan günah işleyerek, Rabbine isyan ederek, yeryüzünde fesat çıkartarak öncelikle kendine zulm etmiş olur. Hele açıkça, küstahça, cehren günah işleyenler, fisk u fücur yapanlar büyük zalimlerdir.
Müslüman olup da namaz kılmayanlar kendilerine zulm edenlerdir.
İslâm’ın tesettür farzını yerine getirmeyen bir mü’min kadın kendine zulm etmiş olur.
Dilleriyle insanlara eza veren; gıybet, nemime, yalan, iftira, fitne fesat yapanlar da zalimdir.
Bir zalim görmek istiyorsan uzaklara bakma, koş aynaya bak!.
Zekatını vermeyen bir Müslüman zalimdir.
Zekatını Şeriatın ve fıkhın hükümlerine göre vermeyip de, verilmemesi gereken yerlere veren yine zalimdir.
Müslümanların zekatlarına göz dikip onları, hiç hakları olmadığı halde toplayanlar, hevalarına göre harcayanlar veya zimmetlerine geçirenler ne büyük zalimlerdir.
Doyduktan sonra yiyenler, yeme içme konusunda israfa kaçanlar zalimdir. Doyduktan sonra yediğin her lokmanın başkasına ait olduğunu bilmiyor musun?
Öyle zalimler, fasıklar, facirler, günahkarlar var ki, kendilerini salih, müttaki, olgun sanırlar. Veyl onlara, yazık onlara, efsus onlara!..
Kâfirleri dost ve velî edinip de mü’minlere düşman olanlar yok mu, ne büyük zalimlerdir onlar.
Emanetleri ehline vermeyenler zalimdir.
Milyonlarca halk yarı aç yarı tok, sefalet içinde sürünürken kendileri Nemrud ve Firavun gibi lüks hayat sürenler, har vurup harman savuranlar, kibir ve gösteriş içinde yaşayanlar zalimdir hep.
Beş yıldızlı lüks oteli beğenmeyip ille de yedi yıldızlıda yatmak isteyenler; pahalı ve lüks restoranlarda fil gibi tıkınanlar; her biri başlı başına bir servet olan lüks binitlerde caka satanlar; fakir halka tepeden bakanlar zalimlerdir hep.
Şu soysuz kestaneye bak. İçinden çıktığı kirpiyi beğenmiyor.
İnsan kusursuz ve günahsız olmaz. İnsan hem kendine, hem başkalarına zulm edip durur. Aklı olan zulümlerine, günahlarına tevbe etsin, Rabbinden af ve mağfiret dilesin.
Hem zalim, hem gururlu… Hem zalim, hem de tevbe etmiyor… Böylelerinin akıbeti iyi olmaz.
Beynimizin ve kalbimizin içine iki levha asalım: Zalimlerden olma, zalimleri destekleme…
Prof. Yusuf Halaçoğlu
KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ”
Hz.MUHAMMED
(S.A.V.)
((Beraberlik – bir ömür boyu…))
Yaşlı bir bey, sabah erken evinden çıkmış, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin çarpmasıyla yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış.
Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar.
Hemşireler, önce pansuman yapmışlar ve ‘biraz beklmesini ve röntgen çekerek her hangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini’ söylemişler.
Yaşlı bey huzursuzlanmış; “acelesi olduğunu, röntgen istemediğini” söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin nedenini sormuşlar.
“Eşim huzur evinde kalıyor. Her sabah birlikte kahvaltı etmeye giderim, gecikmek istemiyorum” demiş.
“Eşinize haber iletir gecikeceğinizi söyleriz” deyince.
Yaşlı adam üzgün bir ifade ile “Ne yazık ki karım Alzheimer hastası hiç bir şey anlamıyor, hatta benim kim olduğumu dahi bilmiyor” demiş.
Hemşireler hayretle “Madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden hergün
onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz?” diye sormuşlar.
Adam buruk bir sesle “Ama ben onun kim olduğunu biliyorum” demiş.

Nisan, yagmur ve insan…
Nisan, yağmur ve insan…
Bugünlerde yağması beklenen bereketli Nisan yağmurları, vücuda zindelik ve enerji kazandırıyor.
Çünkü içinde “kullanılabilir demir” var.
Kış boyunca en alt seviyeye inen vücudun demir miktarını en doğal yoldan geri kazanabilirsiniz:
Yağmur gördüğünüzde dışarı çıkıp bol bol ıslanın!..
Bu hafta yağmurlar başlarken etrafınıza dikkatle, fark etmek için bakın. Yaprakların boyutlarını, renklerini, tomurcukları hafızanıza kaydedin… Üşüyorsanız yağmur suyunu toplayın ve evde ısıtarak duş alın… Evcil hayvanınız varsa bu sudan içirin, mümkünse yağmurda dolaştırın. Evde yaşlılar varsa onların da ellerine, yüzüne, saçlarına yağmur suyu sürün. Hatta mümkünse hafta başında, kanınızdaki demiri ölçtürün; ıslana ıslana dolaştıktan sonra kanınızdaki demiri tekrar ölçtürün… Böyle tavsiye ediyor uzmanlar.
Nisan yağmurlarında kullanılabilir sevgi var, hissedilebilir şefkat var ve hoşgörü var… Üstelik yağmurlar mayısta da yağacak, martta da yağıyordu… Nisanda da sevgi yağmurları yağıyor yine, her yerde.
Peki biz,,, biz, nerdeyiz?.. Bu yağmurların altında mıyız?
Etrafımıza biraz daha dikkatle bakıyor muyuz; bitkilerin rengini, yaprakların boyunu ve tomurcukları görebilecek kadar?.. Yağmurlar yağarken kaplarımızı doldurmak geliyor mu aklımıza, tekrar yıkanmak için?.. Yaşlılarımızın da bundan mahrum kalmamasına çaba gösteriyor; suyu, elimizle onların da ellerine, yüzlerine, saçlarına sürüyor muyuz?.. Aynı sudan hayvanlarımıza bile içirmeyi düşünüyor muyuz?..
Fark ediyor muyuz gerçekten; nisan yağmurları yağıyor… Ve sevgi yağmurları yağıyor; bir nisandan diğer nisana kadar…
Biz altında dolaşıyor muyuz?..
Islanmayı, biliyor muyuz?..
Muammer Erkul
Allah sevgisi ve korkusu
İslâma göre, kul, Allah’ı hem sevmeli hem de Ondan korkmalıdır.
Cenab-ı Hakk, insan ruhunda korku ve sevgi denilen iki mühim his yaratmıştır. İnsan bu hisleri yaratılış gayesine uygun kullandığı takdirde dünya ve ahiret saadetine nail olur. Cenab-ı Hakk’ın Cemal ve Rahmeti muhabbeti icap ettiği gibi, Celal ve Azameti de korkuyu iktiza eder.
Kul, Cenab-ı Hakk’ı sevmekle rahmetine mazhar olduğu gibi Ondan korkmakla da azabından kurtulur.
Allah’ı sevmenin ölçüsü emirlerine riayet etmek, korkunun ölçüsü ise yasaklarından sakınmaktır. Bunların her ikisi de insanın saadet ve necatına vesile olurlar. Böylece insan ne Allah’ın rahmetinden ümit keser, ne de azabından emin olur.
İnsan Allah’ı sevmekle kalben tatmin olur ve vicdanen huzur bulur. Muhabbetin en önemli üç kaynağı “kemal, cemal ve ihsandır”. Cenab-ı Hakk’ın bütün sıfatları hem sonsuz kemalde, hem de nihayet derecede güzeldir; ihsan ve keremi ise sonsuzdur. Buna göre, aklen ve vicdanen, insan muhabbetini ancak Allah’a hasretmelidir. Onun yarattığı mahlukatı sevmek ise Onun namına olduğu takdirde Allah katında makbuldür.
İnsan, korku hissini de ancak Allah’a hasretmelidir. Çünkü Allah nihayetsiz celal, azamet ve kudret sahibidir. Öyle ise Allah’tan korkmak da hem aklın, hem de vicdanın gereğidir. Bir insanın kalbinde, Allah korkusu kemaliyle hakim olunca başka türlü korkulara mahal kalmaz. Zira Allah’tan korkan bir adam, hiçbir zaman başkasının hukukuna tecavüz etmez, hiç kimsenin canına, malına namusuna dokunmaz.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bu konuda şöyle buyururlar: “Hikmetin başı Allah korkusudur.” (El-Münâvî, Feyzü’l-Kadir-3:574)
Toplum hayatının nizam ve ahengi Allah korkusuyla kaimdir ve onunla devam eder. Hak ve hukuk tanımamanın cezası, dünyada zillet ve ahirette İlâhî azaptır.

Yorum yapın
Henüz yorum yapılmamış.
Yorumlar RSS Geri İzleme Tanımlayıcısı URI
